ÇOK DEĞERLİ DOSTLARIMA
Hayatın Yumrukları ve Edebiyatın Sessiz Öğretmenleri
Bazen düşünüyorum da, hayat aslında uzun bir boks maçı.
Kimimiz ilk rauntta canının ne kadar yanabileceğini öğreniyor, kimimiz son rauntta. Ama hiç kimse ringden tek bir darbe almadan çıkmıyor.
İlk yumruklar insanı sersemletiyor. Sonrakiler ise değiştirmeye başlıyor.
Bir süre sonra acının kendisinden çok, geliş yönünü izliyorsunuz. Hangi sessizliğin fırtınaya dönüştüğünü, hangi bakışın içinde bir vedanın şu saklandığını, hangi gülümsemenin ardında ince bir kırgınlık ya da ihanet bulunduğunu sezmeye başlıyorsunuz.
Tecrübeli boksörler daha az yumruk yiyenler değildir. Yumruğun nereden gelebileceğini öğrenmiş olanlardır.
Ama insanın içinde, hiçbir yaşta büyümeyen bir taraf vardır. O taraf, dünyanın hâlâ güvenli olabileceğine inanmak ister. Ruhumuz üşümek istemez. İyiliğin mümkün olduğuna, sevginin koruyabileceğine, emek verdiğimiz insanların bizi incitmeyeceğine inanmak ister.
Belki de en büyük şaşkınlığımız buradan doğuyor.
Hayat, bizi çoğu zaman en hazırlıklı olduğumuzu sandığımız yerden değil, hiç ihtimal vermediğimiz yerden sınıyor.
Futbolun diliyle söylersek, en beklenmedik golü yiyoruz.
Boksun diliyle söylersek, gardımız açık olmayan yerden bile darbe alıyoruz.
Ve sonra uzun süre aynı soruyu taşıyoruz:
“Ben bunu neden öngöremedim?”
Belki de cevabı yok.
Çünkü hayat, öngörülmek için değil, yaşanmak için var.
İşte tam bu noktada edebiyat benim için yalnızca bir estetik alan olmaktan çıkıyor. Hayatı anlamanın sessiz bir biçimine dönüşüyor.
Murakami’nin romanlarında en büyük kırılmalar, büyük gürültülerle olmaz. Bir sabah uyanırsınız; aynı evdesinizdir, aynı sokaktadırsınız ama dünya artık eski dünya değildir. Hayatın en sert yumruklarının bazen sessiz geldiğini ondan öğrendim.
Didem Madak’ın şiirlerinde ise insan, yaralarını saklamaz. Kırılganlık utanılacak bir şey değildir; aksine insan kalabilmenin en sahici hâlidir. Bazı acılar bağırmaz. Bir fincan çayın buharına, eski bir mutfağın sessizliğine ya da yarım kalmış bir cümlenin içine yerleşir.
Virginia Woolf, insanın asıl savaşının çoğu zaman dışarıda değil, kendi zihninin derin koridorlarında yaşandığını hatırlatır. Dışarıdan dimdik görünen insanlar, içeride görünmeyen fırtınalarla mücadele ediyor olabilir.
Camus ise bana başka bir şey öğretiyor. Hayatın adil olacağına dair hiçbir söz verilmedi. Ama insan, adaletsizliğin içinde bile kendi onurunu koruyabilir. Belki gerçek cesaret de tam burada başlıyor.
Okuduğum her kitap, sanki benden önce ringe çıkmış bir insanın hikâyesi.
Onların aldığı darbalar, benim refleksime dönüşüyor.
Onların düştüğü yerler, benim dikkat ettiğim yerlere…
Bu yüzden edebiyat bana cevap vermiyor; bakış kazandırıyor.
Yıllar geçtikçe şunu fark ediyorum:
Hayatın amacı bizi darbelerden korumak değil.
Darbelerle birlikte kim olduğumuzu göstermektir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, aldığım her yumrukta canımın yandığını hatırlıyorum. Ama aynı zamanda her darbenin bana yeni bir sezgi, yeni bir dikkat ve belki de biraz daha derin bir merhamet bıraktığını da görüyorum.
Skor tabelasına bakarsanız, zaman zaman mağlup olmuş gibi görünebilirim.
Ama insanın gerçek skoru dışarıda yazmıyor.
Gerçek skor, her yenilgiden sonra kalbinizin biraz daha genişleyip genişlemediğinde saklı.
Belki de bu yüzden hâlâ şaşırıyorum.
Hâlâ inciniyorum.
Hâlâ ruhum bazen üşüyor.
Fakat artık biliyorum ki, insanı güçlü yapan hiç yumruk yememesi değil; her defasında ayağa kalkarken ruhunun biraz daha derinleşmesidir.
Ve belki de bütün edebiyatın bize fısıldadığı tek cümle budur:
Hayat sizi yenebilir.
Ama ruhunuzu teslim etmek, her zaman sizin kararınızdır.











Yorum Yazın
Facebook Yorum