Bugün Türkiye’de gençlerin dinden uzaklaşmasından, yeni neslin İslam’a karşı soğukluğundan, hatta zaman zaman dine öfkesinden söz ediyoruz.
Peki hiç kendimize şu soruyu soruyor muyuz?
Bu gençler İslam’dan mı uzaklaşıyor, yoksa bizim onlara gösterdiğimiz “Müslümanlık” görüntüsünden mi kaçıyor?
Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz.
“Bu gençliğe ne oldu?” diyoruz.
Oysa asıl soru şu olmalı:
Biz ne hâle geldik?
Çünkü bir nesli yalnızca anlattığınız dinle değil, yaşadığınız hayatla yetiştirirsiniz.
Genç, babasının dilindeki ayete değil sadece, ticaretindeki dürüstlüğüne de bakar. Hocanın kürsüde anlattığı ahlaka değil sadece, insanlarla ilişkisine de bakar. Yöneticinin konuşmasındaki adalete değil, yetkiyi nasıl kullandığına bakar. İş insanının duvarındaki besmeleye değil, müşterisinin ve çalışanının hakkını yiyip yemediğine bakar.
Ve sonunda şu soruyu sorar:
“Madem bu din adaleti, doğruluğu, emaneti ve kul hakkını emrediyor; neden dini en çok konuşanların bazılarında bunları göremiyorum?”
İşte asıl kırılma burada başlıyor.
CAMİDE MÜSLÜMAN, TİCARETTE BAŞKA
Ticaret hayatımıza bakalım.
Dükkânın duvarında ayet, masada tespih, dilde “helal kazanç”…
Ama malın kusuru gizleniyor. Kalitesiz ürün kaliteli diye satılıyor. Söz tutulmuyor. Borç süründürülüyor. Ortağın hakkı yeniliyor. İşçinin alın teri geciktiriliyor. Fatura başka, gerçek başka.
Bazen dinî hassasiyet, güven kazanmanın aracına bile dönüşebiliyor.
Oysa İslam’ın ticaret ahlakı son derece açık: ölçüde, tartıda, sözde ve emanette dürüstlük.
Demek ki problem İslam’ın ne söylediğinde değil.
Problem, bizim söylediğimiz İslam’ı hayatımıza taşımamamızda.
Bir insan namaz kılabilir, umreye gidebilir, sofrada dini konuşabilir. Ama müşterisini kandırıyorsa, ortağının hakkını yiyorsa, işçisinin ücretini gasp ediyorsa dinî görüntüsü onu ahlaklı yapmaz.
Tam tersine, çelişkiyi daha görünür hâle getirir.
İnsanlar da haklı olarak sorar:
“Bu kadar din anlatılıyor da ahlak nerede?”
FONLAR, BORSA VE KAYBOLAN GÜVEN
Son günlerde Türkiye’de yaşanan fon ve borsa krizi de bize aynı meseleyi hatırlattı:
Güven.
Bir insan parasını bir fona, şirkete veya profesyonel yöneticiye teslim ettiğinde yalnızca parasını vermez. Yıllarca çalışarak oluşturduğu birikimini, çocuğunun geleceğini, emeklilik hayalini, ev alma umudunu da teslim eder.
Son yaşanan süreçte bazı fonlarda likidite ve geri ödeme sorunlarının ortaya çıkması, çok sayıda fon hakkında tasfiye kararları alınması ve sermaye piyasasındaki bazı işlemlerle ilgili soruşturmaların gündeme gelmesi, finansal sistemde güvenin ne kadar hassas olduğunu yeniden gösterdi.
Elbette devam eden soruşturmalar varken kesinleşmemiş iddiaları hüküm gibi sunmak doğru değildir.
Ama ahlaki soruyu sormak zorundayız:
Yüz binlerce insanın parasını yönetenler hangi sorumluluk bilinciyle hareket ediyor?
Finansta yapılan yanlış yalnızca bilanço hatası değildir. Eğer ortada ihmal, sorumsuzluk, çıkar ilişkisi veya güvenin kötüye kullanılması varsa yalnızca para kaybedilmez.
Güven kaybedilir.
Bir tarafta “emanet”, “kul hakkı”, “helal kazanç” denilirken, diğer tarafta toplum sürekli dolandırıcılık, manipülasyon ve güven krizleri konuşuyorsa genç insan şu soruyu sormaz mı?
“Bu kadar kul hakkı anlatılan yerde insanların hakkına neden bu kadar kolay giriliyor?”
İslam’ı çok konuşan bir toplum, ticarette güvenilirliğiyle örnek olamıyorsa büyük bir çelişki içindedir.
Çünkü ticarette asıl soru:
“Ne kadar kazandın?” değil, “Nasıl kazandın?” sorusudur.
BÜROKRASİDE AHLAK: LİYAKAT Mİ, AİDİYET Mİ?
Aynı mesele bürokraside de karşımıza çıkıyor.
İslam adalet diyorsa, kamu görevinde de adalet ister. Emaneti ehline vermeyi öğütlüyorsa, devlet makamı da emanettir.
O hâlde bir makamı ehil olana değil “bizden olana” vermek nasıl ahlaki olabilir?
Bir insanın hakkını tanıdığı olmadığı için geriye atmak nasıl adalet olabilir?
Kamu malını hoyratça kullanmak nasıl kul hakkıyla bağdaşabilir?
İhale, kadro, terfi ve görevlendirmelerde şeffaflık kaybolduğunda bunun faturası yalnızca devlete çıkmaz. Dini referanslarla hareket ettiğini söyleyenler böyle davranıyorsa toplum o faturanın bir bölümünü dine de keser.
Mesele herhangi bir partiye veya döneme özgü değildir.
Mesele bir ahlak meselesidir.
Kamu malına el uzatanın alnındaki secde izi, kamu hakkını geri getirmez.
Liyakatsizliği dinî söylemle örtemezsiniz.
SOSYAL HAYATTA BAŞKA, EVDE BAŞKA
Dışarıda namus anlatıp evinde eşine zulmeden…
Aile anlatıp çocuğunun kişiliğini ezen…
Merhamet anlatıp çalışanına kötü davranan…
Kul hakkı anlatıp mirasta kardeşinin hakkını yiyen…
İsrafı anlatıp gösterişten vazgeçmeyen…
Tevazuyu anlatıp makamıyla insan ezen…
Genç bunların hepsini görüyor.
Üstelik artık hiçbir şey dört duvar arasında kalmıyor. Sosyal medya bütün çelişkileri görünür hâle getiriyor.
Dini anlatan kişinin sözüyle hayatı arasındaki uçurum ortaya çıktığında genç bazen yalnızca:
“Bu kişi yanlış yapmış.”
demiyor.
Şunu da söyleyebiliyor:
“Bunların dini buysa ben böyle bir din istemiyorum.”
İşte asıl kaybımız budur.
YASAKLAYAN AMA GÜZELİ ÜRETEMEYEN DİL
Kültürel alanda da aynı problem var.
Gençlere yıllarca neyi dinlememeleri, neyi izlememeleri, ne giymemeleri gerektiğini anlattık.
Peki yerine ne koyduk?
Hangi edebiyatı?
Hangi sinemayı?
Hangi estetiği?
Hangi zarafeti?
Hangi düşünce dünyasını?
Bir medeniyet yalnızca “haram” diyerek kurulmaz.
Bir medeniyet güzeli de üretir.
Sanat üretir.
Edebiyat üretir.
Fikir üretir.
Ahlak üretir.
İnsan yetiştirir.
Sadece yasaklayan, azarlayan ve aşağılayan; fakat yerine güzellik ve anlam koyamayan bir din dili genç insana neden cazip gelsin?
GENÇLER Mİ BOZULDU, BİZ Mİ ÖRNEK OLAMADIK?
“Bütün gençler İslam’dan nefret ediyor” demek doğru değildir.
Gençlerin dinden uzaklaşmasının da tek bir sebebi yoktur.
Modern hayat var.
Bireyselleşme var.
Sosyal medya var.
Özgürlük arayışı var.
Fakat bir sebebi daha görmezden gelemeyiz:
Kötü temsil.
Din adına konuşan insanların sözleri ile hayatları arasındaki uçurum.
Dolayısıyla gençliği suçlamak en kolay yoldur.
“Devir bozuldu.”
“Gençler bozuldu.”
“İnternet bozdu.”
“Batı bozdu.”
Peki biz hiç bozmadık mı?
Bizim para hırsımızın?
Makam sevgimizin?
Gösterişimizin?
Adaletsizliğimizin?
Ticari hilelerimizin?
Dini baskı aracına dönüştüren dilimizin?
Hiç mi payı yok?
DİNİ KULLANARAK YAPILAN KÖTÜLÜK İKİ KERE KÖTÜLÜKTÜR
Bir insan birini kandırırsa kötülük yapmıştır.
Ama “Ben Müslüman adamım, bana güven” diyerek kandırırsa yalnızca insanı değil, insanın dine duyduğu güveni de istismar etmiştir.
Bir insan haksızlık yaparsa zulmetmiştir.
Ama zulmünü ayetle, hadisle, cemaatle, tarikatla, dava ile veya kutsal kelimelerle meşrulaştırmaya kalkarsa kutsal olanı da kirletmiştir.
İşte bugün yüzleşmemiz gereken temel mesele budur:
Dini yaşamak ile dini kullanmak arasındaki uçurum.
İslam bizim menfaatimizin ambalajı değildir.
Makam kazanma aracı değildir.
Müşteri kazanma yöntemi değildir.
İnsanları susturmak için kullanılacak bir sopa değildir.
İslam önce insanın kendi nefsine karşı koyduğu bir ahlak ölçüsüdür.
EN BÜYÜK TEBLİĞ: DÜRÜST BİR HAYAT
Belki de gençlerin yeni bir vaaza değil, yeni bir örneğe ihtiyacı var.
Namaz kılan ama yalan söylemeyen bir tüccara.
Dindar ama torpil yapmayan bir yöneticiye.
Çalışanının hakkını yemeyen bir patrona.
Müşterisini kandırmayan bir esnafa.
Gösterişten uzak bir din adamına.
Kendi evinde merhametli bir babaya.
Farklı düşünen insana hakaret etmeyen bir Müslümana.
Devlet makamına geldiğinde “bizimkiler” ve “ötekiler” diye ayırmayan bir bürokrata.
Borç aldığı günkü mahcubiyetini ödeme günü de hatırlayan bir iş insanına.
Çünkü ahlakın en güçlü tarafı şudur:
Kendisi delildir.
SORU GENÇLERE DEĞİL, BİZE
Artık gençlere sürekli:
“Niçin dinden uzaklaşıyorsunuz?”
diye sormadan önce aynaya bakmalıyız.
Biz dini sevilecek şekilde mi temsil ettik?
Ticaretimizle?
Bürokrasimizle?
Aile hayatımızla?
Kültürümüzle?
Komşuluğumuzla?
İnsan ilişkilerimizle?
Yoksa İslam’ı dilimizde yüceltip davranışlarımızla küçülttük mü?
Gençlerin önüne Kur’an koyduk ama karşılarına Kur’an ahlakını koyamadık mı?
Peygamber’i anlattık ama onun güvenilirliğini ticaretimize taşıyamadık mı?
Kul hakkını anlattık ama kendi menfaatimiz söz konusu olduğunda bütün ölçüleri değiştirdik mi?
İşte esas muhasebe budur.
Bugün mesele İslam’ı savunmak değildir.
İslam’ın bizim savunmamıza ihtiyacı yok.
Mesele, İslam’ı bizden korumaktır.
Menfaatimizden.
Açgözlülüğümüzden.
Güç tutkumuzdan.
Torpilimizden.
Ticari hilemizden.
Kibrimizden.
Gösterişimizden.
Ve din adına yaptığımız ahlaksızlıklardan.
Çünkü bazen bir gencin İslam’a öfkesi, İslam’a değil;
bizim İslam adına ona gösterdiğimiz çirkinliğe duyduğu öfkedir.
Belki de bugün Müslümanların en büyük tebliği daha fazla konuşmak değil;
daha dürüst yaşamak,
daha adil olmak,
daha güvenilir olmak
ve yeniden örnek olabilmektir.
Çünkü bir toplumda din çok konuşulup ahlak azalıyorsa,
orada sorun dinin az anlatılması değildir.
Sorun, anlatılan dinin yaşanmamasıdır.










Yorum Yazın
Facebook Yorum