Minare Var, Peki Hayat Nerede?
Türkiye’de yıllardır kendimizi rahatlatan bir ezberin arkasına saklanıyoruz:
Ezan okunuyor.
Camiler açık.
Ramazan yaşanıyor.
Kandiller kutlanıyor.
Dini semboller görünür durumda.
Öyleyse mesele tamam; burası Müslüman bir toplumdur.
Hayır.
Mesele bu kadar kolay değil.
Bir toplumun İslami kimliği yalnızca minarelerin çokluğu, camilerin büyüklüğü ve dini sembollerin görünürlüğüyle ölçülemez. İslam, sadece göze görünen değil; hayata yön veren bir nizamdır.
İslam, minareden yükselen ses kadar çarşıdaki terazidir.
Secde kadar kul hakkıdır.
Oruç kadar nefse hâkimiyettir.
Dua kadar adalettir.
Tesbih kadar emanete sadakattir.
Dini söylem kadar ahlaktır.
Kur’an bu konuda son derece açıktır:
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir…”
Ardından gerçek iyiliğin iman, infak, ahde vefa ve sabırla birlikte yaşanan bir hayat olduğunu bildirir.
(Bakara, 2/177)
Demek ki din yalnızca sembol değildir.
Din, hayattır.
Namaz Var, Peki Ahlak Nerede?
Kur’an şöyle buyurur:
“Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”
(Ankebût, 29/45)
Bu ayeti yalnızca tilavet etmek yetmez.
Sormamız gerekir:
Namaz bizi gerçekten değiştiriyor mu?
Bir insan namaz kılıyor ama yalan söylüyorsa…
Bir insan cuma namazından çıkıp ticarette insan aldatıyorsa…
Bir insan Kur’an okuyor fakat mirasta kardeşinin hakkını yiyorsa…
Bir insan dini hassasiyetinden söz ediyor ama çalışanının ücretini geciktiriyor, borcunu savsaklıyor, komşusunu rahatsız ediyor, diliyle insanları incitiyorsa…
Burada ciddi bir problem vardır.
Ve bu problemi cami sayısıyla örtemezsiniz.
İbadet, insanın hayatına nüfuz etmiyorsa din şekle dönüşür.
Şekil büyür.
Fakat ahlak küçülür.
İşte asıl tehlike budur.
Çarşı Müslümanlığın Aynasıdır
Hz. Peygamber’in ticarete dair uyarısı son derece ağırdır.
Bir yiyecek satıcısının malının alt kısmında ıslaklık olduğunu görünce bunu neden insanların görebileceği yere koymadığını sorar ve ardından şöyle buyurur:
“Bizi aldatan bizden değildir.”
(Müslim, Îmân, 164)
Şimdi dönüp kendi çarşımıza bakalım.
Ayıplı mal gizleniyor mu?
Müşterinin bilgisizliğinden faydalanılıyor mu?
İnsanların zor zamanı fırsata çevriliyor mu?
Borçlar savsaklanıyor mu?
Fiyatlarda insaf kayboluyor mu?
İşçinin hakkı geciktiriliyor mu?
Eğer bunların cevabı “evet” ise mesele yalnızca ekonomik değildir.
Mesele ahlakidir.
Mesele dinîdir.
Çünkü İslam camiye girip çarşıda kaybolmaz.
Cuma günü saf tutup pazartesi günü insan aldatmakla Müslüman toplum olunmaz.
Kul Hakkı Konuşuluyor, Ama Kul Hakkı Yeniyor
Türkiye’de en çok konuştuğumuz kavramlardan biri kul hakkıdır.
Ama belki de en kolay ihlal ettiğimiz hak da yine kul hakkıdır.
Torpil kul hakkıdır.
Adam kayırmak kul hakkıdır.
Kamunun malını kendi malı gibi kullanmak kul hakkıdır.
İşçinin hakkını geciktirmek kul hakkıdır.
Sırada başkasının önüne geçmek kul hakkıdır.
Bir insanın itibarını dedikoduyla yok etmek kul hakkıdır.
Yetkisini yakınları için kullanmak kul hakkıdır.
Kur’an şöyle buyurur:
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”
(Nisâ, 4/58)
Bu ayet yalnızca hâkimlere hitap etmiyor.
Yöneticiye de hitap ediyor.
Patrona da.
Memura da.
Babaya da.
Öğretmene de.
Esnafa da.
Kendisine bir emanet verilen herkese hitap ediyor.
İslam’ın olduğu yerde ehliyet ve adalet tali meseleler değildir.
“Bizden olan yaptı” diye haksızlık görmezden gelinemez.
Çünkü Kur’an’ın adaleti kişiye, gruba veya çıkara göre değişmez.
Dindarlık Ahlaktan Koparsa
Kur’an, Hz. Peygamber için şöyle buyurur:
“Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.”
(Kalem, 68/4)
İslam’ın ahlaktan koparılamayacağını bundan daha açık ne anlatabilir?
Bugün ise giderek garip bir din anlayışına sürükleniyoruz.
Dini görünürlük artıyor ama merhamet azalabiliyor.
Dini söylem güçleniyor ama tahammül zayıflayabiliyor.
İnsanlar birbirlerini tekfir etmiyor belki ama kolayca aşağılıyor.
Sosyal medyada hakaret, iftira, küçümseme ve öfke sıradanlaşıyor.
Oysa Resûlullah şöyle buyuruyor:
“Güçlü kimse, güreşte rakibini yenen değildir. Asıl güçlü, öfke anında kendisine hâkim olandır.”
(Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107)
Şimdi trafiğe bakalım.
Sosyal medyaya bakalım.
Aile içindeki dilimize bakalım.
Farklı düşünen insana nasıl davrandığımıza bakalım.
Sonra kendimize şu soruyu soralım:
Biz gerçekten Peygamber ahlakına mı yaklaşıyoruz, yoksa yalnızca Peygamber sevgisini sözle mi ifade ediyoruz?
“Biz Müslümanız” Demek Yetmez
Kur’an’da son derece çarpıcı bir hitap vardır:
“Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne iman edin…”
(Nisâ, 4/136)
Dikkat edin:
Hitap zaten “iman edenler”e yöneliktir.
Demek ki iman, bir kez söylenip tamamlanan bir kimlik değildir.
İman yenilenir.
Derinleşir.
Amelle ispat edilir.
Hucurât Suresi’nde bazı bedevilerin “İman ettik” demelerine karşılık şöyle buyrulur:
“Siz iman etmediniz; ‘Teslim olduk’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi.”
(Hucurât, 49/14)
Bu ayet hepimiz için sarsıcı bir aynadır.
Dilimizde İslam olabilir.
Kimliğimizde İslam olabilir.
Evimizin duvarında ayet olabilir.
Arabamızda dini söz olabilir.
Sosyal medya hesabımızda ayet ve hadis paylaşabiliriz.
Ama asıl soru şudur:
İslam ahlakımızda var mı?
Yetim Nerede, Yoksul Nerede?
Mâûn Suresi dini yalanlayan insan tipini anlatırken yalnızca inkârdan söz etmez.
Yetimi itip kakmaktan,
yoksulu doyurmaya teşvik etmemekten,
ibadeti gösterişe dönüştürmekten söz eder.
(Mâûn, 107/1-7)
Bu bize çok önemli bir ölçü veriyor.
Din yalnızca mabette aranmaz.
Yetimin yanında aranır.
Yoksulun sofrasında aranır.
Komşunun kapısında aranır.
Çalışanın hakkını alıp alamadığında aranır.
Yaşlının yalnızlığında aranır.
Kimsesizin derdinde aranır.
Bir toplumun camileri doluyken merhameti boşalıyorsa orada ciddi bir muhasebe gerekir.
Dinin En Tehlikeli Hâli: Vicdan Rahatlatma Aracı Olmasıdır
Bir insan ibadet eder ama hayatını değiştirmezse zamanla din, kendisini dönüştüren bir ölçü olmaktan çıkar; vicdanını rahatlatan bir ritüele dönüşebilir.
Cuma namazına gider ama haksızlık yapar.
Kur’an okur ama dedikodu yapar.
Umreye gider ama borcunu ödemez.
Dini konuşur ama kul hakkını önemsemez.
Dini sembolleri savunur ama adalet söz konusu olduğunda susar.
Kur’an böyle bir çelişkiye ağır bir ifadeyle dikkat çeker:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.”
(Saf, 61/2-3)
Bu ayet başkalarına okunmak için değildir.
Önce kendimize okunmalıdır.
Minareler Bize Ne Söylüyor?
Ezan elbette bu toprakların en kıymetli seslerinden biridir.
Camiler elbette medeniyetimizin merkezidir.
Minareler elbette hafızamızdır.
Ama ezan bizi değiştirmiyorsa mesele ezanda değildir.
Mesele bizdedir.
Müezzin her gün:
“Haydi kurtuluşa!”
diye çağırıyor.
Peki biz neye koşuyoruz?
Daha fazla mala mı?
Daha fazla gösterişe mi?
Daha fazla statüye mı?
Daha fazla tüketime mi?
Daha fazla öfkeye mi?
Yoksa gerçekten felaha mı?
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla dini slogan değil, daha fazla İslam ahlakıdır.
Daha çok gösteriş değil, daha çok ihlastır.
Daha çok öfke değil, daha çok merhamettir.
Daha çok tarafgirlik değil, daha çok adalettir.
Daha çok şekil değil, daha çok şahsiyettir.
Daha çok “biz Müslümanız” demek değil, Müslümanlığın yükünü omuzlamaktır.
Çünkü İslam’ın gerçekten yaşandığı bir toplum yalnızca ezanıyla tanınmaz.
Esnafının dürüstlüğüyle tanınır.
Hakiminin adaletiyle tanınır.
Yöneticisinin emanete sadakatiyle tanınır.
Zenginin merhametiyle tanınır.
Gencinin edebiyle tanınır.
Ailesinin sağlamlığıyla tanınır.
Komşusunun güveniyle tanınır.
Sokağının ahlakıyla tanınır.
Bir toplumun Müslümanlığı minarelerin yüksekliğiyle değil, adaletinin yüksekliğiyle ölçülür.
Camilerin büyüklüğüyle değil, vicdanların büyüklüğüyle ölçülür.
Ezanın ne kadar yüksek sesle okunduğuyla değil, o ezanın hayatta ne kadar karşılık bulduğuyla ölçülür.
O hâlde soruyu yeniden soralım:
Minare var.
Ezan var.
Cami var.
Peki adalet nerede?
Emanet nerede?
Merhamet nerede?
Kul hakkı hassasiyeti nerede?
Ahlak nerede?
Ve hepsinden önemlisi:
Hayatımızda İslam nerede?










Yorum Yazın
Facebook Yorum