“Dünyadaki en kârlı ticaret din tüccarlığıdır. Sermayesi yalan, müşterisi cahildir.”
Söz ağır. Hatta ilk bakışta dine karşı söylenmiş gibi algılanabilecek kadar ağır. Oysa hedef din değil; dini kazanca, makama, nüfuza ve itaate tahvil eden zihniyettir. Çünkü din başka, din üzerinden ticaret yapmak başkadır. İman başka, imanın insanların zaafları üzerinden pazarlanması bambaşkadır.
Kur’an’ın bu konuda kullandığı dil ise bizimkinden çok daha eskidir ve çok daha serttir:
“Âyetlerimi az bir karşılığa satmayın.”
**Bakara, 2/41**
Diyanet’in Kur’an Yolu tefsiri bu ifadeyi yalnız tarihî bir topluluğa yönelik uyarı olarak bırakmaz; dini kişisel ve maddî çıkarlar uğruna kullanıp yanlış yorumlayanlara yönelik genel ve kesin bir ikaz olarak açıklar. (Diyanet Kuranı)
Demek ki mesele yeni değildir.
Değişen yalnızca dükkânların tabelalarıdır.
Bir zamanlar sarayın kapısında yapılırdı bu ticaret, bugün televizyon ekranında yapılabilir. Bir zamanlar hükümdarın hoşuna gidecek fetva aranırdı, bugün kalabalığın hoşuna gidecek vaaz aranabilir. Dün kese vardı, bugün reyting, takipçi, ihale, makam, nüfuz ve siyasi himaye var.
Ama mal aynı maldır:
Kutsal olanın dünyevî menfaate çevrilmesi.
Allah’ın Sözüne Kendi Fiyat Etiketini Yapıştırmak
Kur’an, bu istismarın daha ileri bir biçimini Bakara suresinde şöyle tasvir eder:
“Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun!”
**Bakara, 2/79**
Buradaki korkunçluk yalnızca yalan söylemek değildir.
İnsan kendi fikrini söyler, yanılabilir.
Kendi siyasi görüşünü savunur, tartışılabilir.
Kendi menfaatini ister, eleştirilebilir.
Fakat kendi düşüncesine “Allah böyle istiyor” mührünü vurduğu anda tartışmanın mahiyetini değiştirir. Çünkü artık karşısındakine fikir sunmamaktadır; Allah adına konuşarak onun vicdanını teslim almaya çalışmaktadır.
Kur’an Yolu tefsirinde de bu ayetin, kişisel görüşlerini kutsallaştırıp dini bir istismar ve kazanç aracına dönüştüren din bilginlerine ağır bir eleştiri olduğu özellikle belirtilir. (Diyanet Kuranı)
Din tüccarlığının en büyük sermayesi tam da budur:
Allah adına konuşma imtiyazını kendinde görmek.
Sonra işler kolaylaşır.
İtiraz eden, sana değil dine itiraz etmiş olur.
Eleştiren, senin çıkarını değil mukaddesatı hedef almış sayılır.
Hesap soran, fitneci ilan edilir.
Böylece insan, kendisini eleştiriden koruyan görünmez bir zırh üretir.
Üzerinde de tek kelime vardır:
Din.
Çok İbadet Görünmek, Haklı Olmanın Garantisi Değildir
İnsanların din adına kandırılmasının en önemli sebeplerinden biri şekle duyulan hayranlıktır.
Çok konuşan çok biliyor sanılır.
Çok ağlayan çok samimi zannedilir.
Dini kelimeleri çok kullananın daha takvalı olduğu düşünülür.
Oysa Hz. Peygamber, görünüş ile hakikat arasındaki bu uçuruma karşı son derece sarsıcı bir uyarıda bulunmuştur. Bazı kimselerin namaz ve oruçlarının dışarıdan çok etkileyici görüneceğini, Kur’an okuyacaklarını fakat Kur’an’ın “boğazlarından aşağı geçmeyeceğini” haber verir. (Sunnah)
Ne büyük ölçü!
Demek ki Kur’an’ı güzel okumak başka, Kur’an’ın insanı değiştirmesi başkadır.
Dini anlatmak başka, dinin ahlakıyla yaşamak başkadır.
Sakalı, sarığı, cübbesi, hitabeti, gözyaşı insanı yanıltabilir.
Asıl soru şudur:
Bu din onun boğazından kalbine inmiş mi?
Adaletinde görülüyor mu?
Kul hakkına hassasiyetinde görülüyor mu?
Parayla ilişkisinde görülüyor mu?
Güce yaklaştığında değişip değişmediğinde görülüyor mu?
Kendisine yapılan eleştiriye tahammülünde görülüyor mu?
Çünkü din tüccarının en sevdiği din, başkasına anlattığı dindir.
Kendisine uygulanacak din ise çoğu zaman rahatsız edicidir.
Dinin Fiyatı Kaç Para?
Kur’an’ın “az bir bedel” ifadesi son derece düşündürücüdür.
İnsan bazen milyonlar için dinini satacağını düşünür.
Oysa tarih gösteriyor ki din çok daha küçük şeylere satılabilir.
Bir makam için…
Bir koltuk için…
Bir protokol sırası için…
Bir televizyon programı için…
Bir siyasetçinin yakınında görünmek için…
Bir ihale için…
Bir alkış için…
Bir cemaatin lideri olarak kalabilmek için…
Hatta sadece insanların kendisine “Hoca Efendi” demeye devam etmesi için.
Kur’an bu yüzden bedelin miktarıyla ilgilenmez.
Çünkü Allah’ın ayetleri karşısında dünyanın bütün serveti zaten “az bir bedeldir.”
Mâide suresindeki ikaz da aynı hakikati söyler:
“İnsanlardan korkmayın, benden korkun; âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın.”
**Mâide, 5/44** ([Diyanet Kuranı]
Burada iki hastalık yan yana gelir:
İnsanlardan korkmak ve dini satmak.
Tesadüf değildir.
Çünkü din tüccarlığının arkasında çoğu zaman ya menfaat arzusu ya da güç sahibini kaybetme korkusu vardır.
Sarayın Kapısındaki Âlim
İslam düşünce tarihinde âlim ile iktidar arasındaki mesafe bu nedenle sürekli tartışılmıştır.
Mesele bir yöneticinin yanında bulunmanın kendi başına kötü olması değildir. Yöneticiye hakkı söyleyen âlim de vardır, toplumun maslahatına katkı veren âlim de.
Tehlike, ilmin iktidara kiralanmasıdır.
İmam Gazâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn’de “dünya âlimleri” diye nitelediği tipi sert biçimde eleştirir; ilmi dünya makamlarına ve lezzetlerine ulaşmak için kullanan kişiyi hakiki âlim idealinin karşısına koyar. (gazali.hicret.org)
Çünkü saraya girmenin en büyük tehlikesi sarayın yemeğini yemek değildir.
Sarayın dilini konuşmaya başlamaktır.
Yanlışa yanlış diyememektir.
Mazlumun feryadından önce muktedirin rahatsızlığını düşünmektir.
Dün haram dediğine bugün “şartlar değişti” demek; dün zulüm dediğine bugün hikmet bulmaktır.
Ve en kötüsü:
Bütün bunları yaparken hâlâ Allah adına konuştuğuna kendini inandırmaktır.
Dini Satan Sadece Hoca Değildir
Burada önemli bir haksızlığa da düşmemek gerekir.
“Din tüccarı” denildiğinde yalnız din adamlarını düşünmek meseleyi fazlasıyla daraltır.
Dinin ticaretini siyasetçi de yapabilir.
İş insanı da.
Gazeteci de.
Tarikat şeyhi de.
Cemaat lideri de.
Parti yöneticisi de.
Sosyal medya fenomeni de.
Hatta sıradan bir insan bile.
Bir siyasetçi dini, sorgulanmamak için kullanıyorsa…
Bir tüccar güven kazanmak için ibadet görüntüsü satıyorsa…
Bir kişi “Ben Müslümanım, benden zarar gelmez” diyerek insanların itimadını paraya çeviriyorsa…
Orada aynı hastalığın farklı biçimleri vardır.
Din tüccarlığı bir meslek değil, ahlaki bir karakter bozukluğudur.
Müşterisi Gerçekten Cahil midir?
Başlangıçtaki sözün en acı kısmı belki de budur:
“Müşterisi cahildir.”
Buradaki cehaleti okuma yazma bilmemek olarak anlamamak gerekir.
Diplomalı cahiller vardır.
Profesör cahiller vardır.
Teknolojiyi kullanan, dünyayı gezen fakat sorgulamayan insanlar vardır.
Din tüccarının aradığı müşteri, bilgisiz insandan çok soru sormayan insandır.
“Hocam söylediyse vardır bir bildiği.”
“Bizimkiler yapıyorsa doğrudur.”
“Bu kadar insan yanılıyor olabilir mi?”
“Günaha girerim, sorgulamayım.”
İşte pazar burada kurulur.
Çünkü hakiki din insanın aklını iptal etmez.
Kur’an tekrar tekrar insanı düşünmeye, akletmeye, delile bakmaya çağırır.
Din tüccarı ise bundan hoşlanmaz.
Ona mümin değil, müşteri gerekir.
Talebe değil, taraftar ister.
Şahsiyet değil, itaat ister.
Soruyu sevmez.
Çünkü soru soran insan, fiyat etiketine bakmaya başlar.
Bir İbret: İmanı Dünyalık Karşılığında Satmak
Hz. Peygamber’in fitne dönemlerine ilişkin şu uyarısı meselenin özünü birkaç kelimeyle anlatır:
İnsanın sabah mümin olup akşam başka bir hâle düşebileceği ve “dinini dünya malı karşılığında satabileceği” bir dönemden söz eder. Hadis Sahih Müslim’de yer almaktadır. (Sunnah)
Dikkat edilirse burada müşteri şeytan, satıcı insandır.
Satılan şey ise dindir.
Fakat şeytanın ödediği para çoğu zaman nakit değildir.
Bazen makamdır.
Bazen şöhrettir.
Bazen korkudan kurtulmaktır.
Bazen kalabalıkların alkışıdır.
Bazen de güçlülerin sofrasında bir sandalye.
İnsan büyük günahların çoğunu büyük kararlarla işlemez.
Küçük tavizlerle başlar.
Önce bir hakikati söylemez.
Sonra bir yanlışa sessiz kalır.
Sonra yanlışı mazur görür.
Sonra onu savunur.
En sonunda da yanlışın dinî gerekçelerini üretmeye başlar.
İşte dükkân o gün açılmıştır.
Gerçek Âlimin Sermayesi Hakikattir
Burada terazinin öteki kefesini unutmamak gerekir.
Tarih, din üzerinden geçinenlerle dolu olduğu kadar din uğruna dünyalığından vazgeçenlerle de doludur.
Bu yüzden birkaç istismarcıya bakıp dini suçlamak, sahte doktorlar var diye tıbbı suçlamaya benzer.
Hakiki din adamının ölçüsü bellidir:
Hakikati güçlüye karşı da söyler.
Kendisini kutsallaştırmaz.
“Ben yanılmam” demez.
Servetini büyütmekten çok vicdanını korumaya çalışır.
İnsanları kendisine değil Allah’a çağırır.
Korku üzerinden müşteri üretmez.
Sorulardan rahatsız olmaz.
En önemlisi de dini, başkalarını dövmek için tuttuğu bir sopa değil, önce kendi nefsine tuttuğu bir ayna olarak görür.
Gazâlî’nin kötü âlimlere yönelik sert tenkidinin karşısında idealize ettiği âlim tipi tam da budur: ilmini dünyevî rütbe ve menfaatin merdiveni yapmayan kişi.
Son Söz: Kutsalı Pazara Çıkarmayın
Dünyada para için pek çok şey satıldı.
Toprak satıldı.
Emek satıldı.
Bilgi satıldı.
İnsanlar bile satıldı.
Fakat satılabilecek şeylerin en tehlikelisi hakikattir.
Çünkü ekmeği pahalı satan cebinizi eksiltir.
Bozuk mal satan paranızı alır.
Fakat size Allah adına yalan söyleyen biri, vicdanınızı satın almaya çalışır.
Bu yüzden din tüccarına kızmaktan önce onun pazarını kurutan bir toplum olmak gerekir.
Okuyan…
Araştıran…
Sorgulayan…
Kişi ile ilkeyi ayırabilen…
Hiç kimseyi Allah adına dokunulmaz görmeyen…
“Kim söyledi?” kadar “Ne söyledi?” diye sorabilen bir toplum.
Kur’an’ın asırlar öncesinden yükselen uyarısı hâlâ önümüzde duruyor:
“Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın.”
Çünkü din, insanın Allah ile arasındaki en mahrem bağdır.
O bağı ticarete dönüştürenlerin sermayesi belki gerçekten yalandır.
Ama dükkânlarının açık kalmasını sağlayan asıl şey bizim cehaletimiz, korkumuz ve sorgulamaktan vazgeçişimizdir.
O hâlde mesele yalnızca din tüccarlarını teşhir etmek değildir.
Mesele, onların müşterisi olmamaktır.
Fikret Özdemir










Yorum Yazın
Facebook Yorum